Ready.

VakaTahlili: İstimlak Acaiblikleri

Yevm ül 16 Haziran 2011, eve mahkeme tebligatı geldi. Mahkemeye gitmeliymişim, zira babam istimlak edilmiş arazisinden "ferağ" etmeliymiş. Babam vefat ettiği için, babamın evladı biz dört kardeş "mirasçılar" olarak mahkemeye sevk edilmişiz.

Mahkeme tebligatında, bize husumetlerinin sebebleri, "olaylar" (hâdisât) listesi, var. Hasım tarafın yaptığı (ve taleb ettiği) hiç bir şeyi haklı bulmadım. Maamafih, şu zorla istedikleri imzayı atıp, meseleyi (şimdilik) "halletmek" (ben dahil) herkesin niyeti gibi. Ki, imzayı "kanun zoruyla" (ve mahkemeye verip, mahkeme masraflarını taleb edip) attırıyorlarsa (ki öylesi tazyik ve tehdittir), o zaman bu "imza"ların neticelerinin kimi bağlayacağı, ve bunun aksi olarak, kimin haklarının baki kalacağı, aklen malumdur.

Bu sahife, yeni kanun yazmak veya insan-hakları mahkemelerinde dava açmak isteyenlere faydalı olabilir.

Habîsât-ül-Hâdisât

Hasım tarafın "olaylar" (hâdisât) listesi, (cari ve muhtemel) enva-ı-habîsât ihtiva etmektedir. Şöyle ki,

Hülasası, "imza" (güya) benim niyet ve tercihlerimi ifade eder. Zorla "imza" attırmak, ancak MAFIA filmlerine mahsustur zannederken, mahkemeye-sevk tehditleriyle bunu T.C. kanunlarına isnad etmeleri, ya kanuni (maamafih gayr-i-hukuki) acaiblik, veya hasım tarafın (avukatları vasıtasıyla) haksızlığıdır. Maamafih, ihtisas saham olmadığı için, sebebini tefrik etmekle çok vakit harcamaya lüzum yok. Zira, bu mahkeme tebligatının bana gönderilmiş olması, kafidir, tehdidin şümulüne şahid olmam için.

Ve netice olarak, "istimlak" bahanesiyle, istimlak ihtiyacını ispat etmek mecburiyeti olmayıp, araziyi işgal ettiren hükümet (bakanlık) kararı mahkemeden muaf, maamafih, (lüzumsuz ve/veya haksız) bir zorlamaları sebebiyle, biz mahkemelik.

Madde 1: istimlak kararı

İstimlak kelimesinin kasdettiği mefhum, bu istimlak kararıyla ne kadar telif olunabilir? Bu araziyi "istimlak" etmeselerdi, hangi hizmetin yapılması mümkün olmayacakmış? Hazırdaki kamu arazilerinin kifayetsiz kaldığı hangi hususiyetleri haizmiş? Bu sual mühimdir, zira zaten istimlak kanununun 3. maddesinin ifadesiyle, şart olarak, "kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan" emlakler istimlake mevzu olabilir. Yoksa, haksız işgaldir, devlet makamının yetkisini suistimaldir.

İstimlak, razı olup satmak değildir. Devletin iradesinin zorlayıcılığıdır. Normal "alış-veriş" kategorisi değildir. Ev veya arazilerini "piyasa fiyatıyla satmak" isteyen, piyasaya çıkartıp satar zaten. Satmayıp, senelerce emlak vergisini veriyorsa, "piyasa fiyatını vereceğiz" denmesi, vaziyeti ifade etmek için, alakasız değilse, kifayetsizdir.

Istanbul'da kamu arazilerinin fazla olması, ve bunlara pek çok (belki onbinlerce, belki daha fazla) şahsın onlarca senedir gecekondular yapması malumken, kamu kendi ihtiyacı için (ta 1975'de) babamın arazisine mi ihtiyaç hissetmiş? Harbte kritik nokta değil, yol inşaatının ortası için değil, muhtemelen baraj gibi bir şey bile değil, bina (ve tarla) yapmak için mi bu arazi?

Bu araziyi "istimlak" vakası "Köy İşleri Bakanlığı" kararı, ve hükümetin istimlak kararlarına itiraz edilemiyor (ücret hariç). Bu belki, "mahkemeler hükümetleri frenlemesin" niyetiyledir (milletvekillerinin mahkemeye verilmiyor olması gibi bir mantık, belki). Maamafih, sonraki hükümetler haksız "istimlak"leri sahiblerine iade etmeyince haksızlığa şerik olmuş oluyorlar.

Zira, evvelki hükümetin haksızlığını sadece sonraki hükümet izale edebilir (bu kanunlarla, bu tek yol, ki zaten bu vaziyetin kendisini revize etmek istenirse, yeni kanun yazmak, yine hükümetlerin işi). Ve mezkur araziyi "istimlak" etmek bahanesiyle işgal süresinin, kira olarak hesablanıp, geri-ödenecek fiyattan düşülmesi makuldür.

Halihazırdaki T.C. istimlak kanunu, istimlaklerin kira vermesi icab ettiğini idrak etmiyor. Ve hatta, istimlak ücretini "yasal faiziyle" geri almaktan bahsetmiş. Ekserisi müslüman bir memlekette, faiz vermenin (ve almanın) "yasal" olması, malumdur ki, esas "hak" mekanizması olmasını makul yapmaz -- maamafih şimdi bahsedeceğim mevzu, buna ilave olarak, ayrı acaiblik. Kanun ödenen meblağı aynen (ve faiziyle) istiyorsa, istimlak için ödediği paranın bankaya yatırılıp, faiz alınıp, o faizin devlete verilmesini vehmediyor, tahminen. Yani, evde tuttuysanız (ahirette olmasa da, bu dünyada) "zarardasınız." Bankaya yatırıp yasal faiz miktarı faiz aldıysanız bile, kaybolmuş vaktinizle o araziye kira vermiyorlarsa, arazinizden ne kâr olabilecektiyse, o kısmı havaya kaybetmiş vaziyettesiniz. Sadece zaten para bekleyen projeniz vardıysa, ve o parayı kendiniz işletip, "yasal" faiz miktarının (ve kira, veya emlakten normal kâr, kadarının toplamından) fazlası kâr yaptıysanız, "istimlak" dalgasından, boğulmayıp, "zararsız" (hiç bir şey olmamış gibi), arazinizi kaptırmayıp çıkabilmeniz mümkün olabilmiş olacak.

Devlet vatandaşına bunu mu reva görüyor? (Bu kanunu ilk yapan (1956) Menderes hükümeti miydi? Kaçakçılar basıp da ölsünler veya bacakları kopsun niyetiyle, sınır arazilerine mayınları ilk döşeyen hükümet, yine o hükümet. Millet (CHP'ye nisbetle), Said-i Nursi'nin (rh.a.) ifadesiyle, "ehven-i-şer" oldukları için, Menderes'in (ve Bayar'ın) "Demokrat" Parti'sini nisbeten "demokrat" telakki etse dahi, o "ehven" (faizli, ve sair) şerleri zararlı olabiliyor, tabii.)

kim bilir?

Babamın bu istimlak hakkındaki kanaatlerini bilmiyorum. Bazı şahıslar (nadir olarak) istimlakten memnun olabiliyor, ama ekserisi rahatsız olur. Ben sadece prensipleri ifade etmek, ve davaya taraf yapılıyorsam kendi kanaatimi izah etmek için yazıyorum.

Madde 2: hazineye "tapu senedi" istemişler

Tapuya o talebi yazmak için, o tarihe kadar (2005 veya sonrası), maliyenin (T.C. hazinesinin) mürekkebi mi yokmuş?

Bir sonraki ("olay3") tapunun cevabının 2005 tarihli vakayı ihtiva etmesine binaen, tahminen 2005'ten sonra bu.

Ne zaman olmuş bu taleb? Herhalde 1994'ten evvel değil, zira babam 1994 Kasım ayına kadar benimle ikamet etmekteydi.

Ve Türkiye'de şirketleri vardı. İstimlak kararının ilk alındığı 1975'ten ve hatta bedel-arttırımı mahkemesinin neticelendiği 1983'ten 1994'e kadar devlet, ve hele bilhassa maliye, babamı bulamamış mı, yani? Onca işçinin sigorta primlerini, onca senenin vergilerini ödeyen kimseye, devlet/maliye rastlayamamış mı, "imza" almak için?

Yoksa, "tapu senedini" elleriyle tutmak akıllarına yeni mi gelmiş? Niye ki? Yani, devlet zaten ilelebet istimlak şerhini tapu üzerinde tutabilecekken, tapunun kendisini devralmak hevesi neden var? (Ve onlarca sene sonra niye ortaya çıkmış?) Maalesef, aklıma ilk gelen sebeb, arazinin devlet hazinesinden başka bazı şahısların eline verilmesi için bunun lazım olduğu.

Tesadüfe bakın ki, tam bu zamanlarda, gazeteler "Ergenekon davası" olarak bilinen ihtilal teşekkülleriyle meşgul, ve bu gazete haberlerinde isimleri sanık (veya sorguya dahil) olarak geçenlerden ikisi, Mehmet Haberal (Başkent Üniversitesi) ve Bedrettin Dalan (Yeditepe Üniversitesi), üniversite sahibi kimseler. Yani, devletten arazi almak için "kalburüstü" sebebi olabilmiş kimselerden sadece ikisi. (Koç Üniversitesi'nin niye Boğaz'a nazır orman arazisine ihtiyaç duyduğu meselesini millet dert etmişti, maamafih arazinin alınmasına mani olunamamıştı. Kamu arazileri kamunun itirazlarına rağmen bile verilebiliyor.) Şimdi hazine, bu araziyi, bu tür (veya belki daha başka), kimselere devretmek için mi tapuyu istiyor? İstimlak sadece kamu faydası ("umumi fayda") için lazımsa olabilir, halbuki, bilakis, o arazinin başka şahıslara verilebilmesi, devlette zulme ve yolsuzluklara extra kapı açtığı için, umumi-zarar (kamuya zarar) sebebi olma ihtimali vardır. Devlet yoluyla milleti kendi şahsi cebi için sömürmek isteyenlerin iştahını kabartacak bir keyfilik kapısıdır, millete faydası değil zararı vardır.

Devlet idaresinin (bürokratların ve politikacıların), vatandaş aleyhine, keyfileşmesinin artmasını istemiyorum. Binaenaleyh, istimlak bahanesiyle, devlet yetkisi üzerinden, şahıslar arasında "arazi brokerlığı" yapılmasına mani olunması lazımdır. Ve bunun için, tapu devrine mani olunması lazımdır. İstimlak şerhinin istimlak ihtiyacı sürdüğü sürece tapuda işaretli kalması makuldür ve devletin kendisinin her tür ihtiyacı için bu fazla fazla yeterlidir.

Kanunu tefehhüm ettiğim kadarıyla, istimlake sebeb faaliyetten vazgeçtikleri takdirde, mezkur araziyi kimden istimlak ettilerse, geri almak opsiyonu var (madde22). ("Feragat imzası" bununla alakalı değil herhalde.) Tabii, bana imza atmak tebliği gönderip, bunun beni bulmayışı gibi, o tebligatın da elime geçmemesi mümkündür. Sonra, arazi kime verilecek, o belki bellidir bile .

yeni arazi

Bu vakada, farklı ihtimal olarak, 3. ve 4. maddelerin alakası olabilir -- belki. Yani, belediye imar yaptığı bazı araziyi (her niyeyse) o civardaki tapulara bölüştürmüş. Hazine buna itiraz etmiyor (bunun ekserisi zaten hazineye, "olaylar" listesine göre). Yeni araziyi tapuya yazınca, istimlak ettikleri kısmın haricinde kalmış (gibi) görünce, tapuyu istemiş olabilirler.

Kamu arazisinin dağıtılmasının kendisi berbat fikir. Onun iptali lazım. Yoksa, bu tapuya isabet etmiş yeni araziye (dağıtmak haklı olsa), bu hakkın sahibi tabii ki istimlak edilen arazi sahibi olması makuldür, zira, istimlakte belirtilen büyüklükteki araziyi devlet (zorla) almış, ve şimdi yeni arazi jenere olunca, onu da istemeleri, niyetlerinin "ihtiyaç" değil, tapu toplayıp, arazi spekülasyonu (şundan zorla al, öbürüne (belki rüşvetle) ver) gibi keyfilik olması ihtimali kuvvetleniyor. Yani, 1891m2'lik arazinin tam olarak 1891m2'sine (yani tamamı) ihtiyaç hissetmeleri yetmemiş gibi, yeni arazi olabiliyorsa, onu da istemeleri, "ihtiyaç" iddiasının keyfiliğine işaret diyor, kanaatimce. Yani, bu "yeni arazi"nin olması sebebiyle harekete geçmişlerse bile, yaptıkları şeyin haklı değil haksız olmalarına işaret ettiği neredeyse besbelli gibi. (Ki devletin asıl işi arazi stokçuluğu yapmak değil, vergi almaktır. Yani, arazinin özel şahısta kalması yazı-turayla mı yoksa, feragatla mı olacak minval sual olsa, devletin arazi sahibi lehine feragat etmesi, gelirleri açısından mantıklı olabilirdi, o araziye ihtiyacı, yoksa. Yani, öyle-böyle "devlete fayda" olarak değil, öbür ihtimal (bazı başka şahıslara verilmesi ihtimali) akla geliyor.)

kim bilir?

Belki, hasım taraf "sadece" istimlak yapmayı "normal alış-veriş" telakki edip (ve istimlak edilen kısım kadarını değil, arazinin tamamını ihtiva etmesini "tabii" bulup), "tapusunu" hazinede tutmak istiyordur. Maamafih, ne devlet idaresi, ne de stratejik programcılık (hataları bulmak), her şeyin "safiyane ve sehven ve böyle normal" olmasını kabul edip olmaz. İhtimalleri yazıyorum.

Madde 3: tapu kaydı ve belediye imarı

Cevabta, tapu idaresi, istimlak-şerhini, ve belediye imarını rapor etmiş. Bence o istimlak şerhinin kalıcı olması kafidir, ve kamu vazifelilerinin (politikacıların ve bürokratların), sanki serbest piyasada arazi alıyormuş gibi, tapuyu devralmak üzere kanun yapması ve faaliyette bulunması, abestir. Kamu, hizmeti süresince işgal etmişse bile, sonrasında araziyi aldığına terketmelidir.

Tabii ki, istimlak-şerhi, istimlake sebeb teşkil eden faaliyet sona ermediği sürece, tapu kaydında kalıcı olarak, pratik olarak, tapu yerine, ihtiyaç kadar araziyi işgal için lazımdır. Bunun aksi olarak, kanunun 7. maddesinin yazdığı, bazı şartlarda istimlak-şerhinin resen silinebileceği meselesi, bununla alakasız mevzu. Oradaki mesele, bedelin tesbit edilemediği veya (kafi para olmayıp) ödenmediği haller. İstimlakin olup sonra "kaybolması" değil.

imar taksimi ?!?

Şu acaib ki, belediye yaptığı imar neticesinde, babamın arazisine yeni arazi katmış, ve bu tapuya böyle kaydedilmiş. Yeni 2400 kısımın 19 kısmı bize düşmüş. Şu da acaib ki, "davacı" taraf buna itiraz etmiyor. Halbuki ben, kamu arazilerinin dağıtılmasına danıştayda itiraz etmelerini tercih ederdim (ki belediyenin bu tasarrufu nisbeten masum şeklidir ama yine de kamuya ait araziler artık şahıslara ait hale gelmiş oluyor, ki bunun çok daha beteri hazineden rüşvetle veya sair sebeblerle "peşkeşler" olabilme ihtimalidir, ki bu yüzden ben, kamu arazilerinin kamu arazisi olmaktan çıkmasının yasaklanmasını ümid ediyorum. En pratiği, o tür tahsislerin sonraki hükümetler tarafından geri alınmasıdır zira, milletin mükteseb hakları (kamu arazileri, ki piknik sahaları olabiliyor), şahıslara "mükteseb hak" yapılamaz (zira evvelki haklar, piknik yapmak, ve sair haklarımız kaybolmuş oluyor).

Danıştay kararlarıyla ve belki yeni anayasayla, bunlar daha iyi çözülebilir.

Madde 4: yine belediye imarının taksimi

Evvelki maddede izah ettiğim gibi, belediyelerin (ve hazinenin) arazi dağıtmasını tasvib etmiyorum.

Bunu ilk ne zaman düşündüğümü hatırlamıyorum, ama 2005'ten (çok) evveldi -- ki zaten ben bize yeni arazi jenere ettiklerini tebligatı aldıktan (16 Haziran 2011), bir-iki yevm sonrası idrak ettim. Daha meşhur vakalar, İstanbul Boğazı'ndaki binalar (gecekondular) ki öyle kapış olabilecekse bütün Istanbul ve hatta Türkiye (hani ABD (USA) sınır arazilerinin kapılması zamanları gibi) yarışabileceği için, sadece bazı şahısların "müteşebbislik" yapmaları haksız gelmiştir hep. Ve (1990'ların sonlarıydı galiba) Koç Üniversitesi'ne verilen arazi hakkında, o arazinin geri alınıp, o binaların yıkılması icabettiğini hükmetmiştim (kendi kafamda), meselenin halli için. Kadere bakın ki, şimdi bize yazılmış bir arazi hakkında da aynı hükmü ifade etmek icab etti. (İstimlakteki haksızlık sisteminin ilelebet sürebileceğini zannetmiyorum. Binaenaleyh, geri gelecek arazinin hangi kısmının babama hangi kısmının kamuya ait telakki olunması icabettiği meselesi, mühimdir, tabii.) O kısma bina yapılsa dahi yıkılacaktır.

Tekrar ifade etmek icab ediyorsa, hatırlatayım ki, kamu arazileri, (bebeklikten, yevm-ül-tevellüdünden itibaren) her vatandaşın mükteseb haklarıdır, başkasına devredilemez. Bunu filanca politikacının veya bürokratın ihlal et(tir)mesi, hakların sehven veya kasten (hele hele kamuoyu tashihin aleyhineyken) "bahşedilmesini" haklı yapmaz.

Kamunun araziyi şahsa verdiği fiyatla geri-kamulaştırma yapılabilir. Kira alınmayabilir, zira zaten her halde kamuya emlak ve sair vergiler verilmiştir. Haksızlık zaten belliyse (rüşvet, ve sair cürümler ispatlıysa), o extra takibata tabidir. Onun haricinde, mesele, o arazileri istikbal nesillerine kamu arazisi olarak bırakmak. İki-üç liralık mesele mühim olmayabilir, ve lakin arazi (ve belki kommünikasyon hakları, ve saire) gibi alternatifi olmayıp, kaybedildiği zaman (yeni fütuhat yapmayacaksanız) kaybolmuş olacak şeyleri, muvakkat müddetli vazifeli şahıslar, "devlet namına" (ve maamafih, kendi ceblerindenmiş gibi keyfi olarak) bahşedemezler.

Bunun üzerindeki binalar (gökdelen, üniversite, vs.) yıkılır. Bunların yıkılması sebebiyle olacak tazminatı, kamunun arazisini devralmış şahıslar üstlenmişlerdir -- eğer o araziyi daha sonra başka şahıslara devrederken (veya binaların irtifak "haklarını" paylaştırırken), bu mevzuyu (kamunun verdiği arazi olup, geri-kamulaştırılabileceğini) söyleyip, bunu kabul ettirmiş değillerse (gizli saklı değil, besbelli olmalı, ikaz ettikleri). Silsileli devirlerde, o araziyi devrederken, (silsiledeki ilk) ikaz etmeyen, olabilecek tazminatları ödeyecek kimsedir.

Belediyelerin o arazilerin üzerine, kendi yapabilecekleri projeler var. Belediyeler o imar ettikleri sahalara meyva bahçeleri veya zemin kuvvetliyse bina yapıp, bunları ihtiyaç sahibi vatandaşlara tahsis etse daha makul olacak -- gecekondu yapmaya ihtiyaç bırakmayacak, ihtiyaç sahiblerinin hayatları müddetince ikamet edebilecekleri ("sosyal konut" tesmiye olunan) sıhhatli binalar.

muvakkat mülk

Hülasası, kamu idaresinin şahıslardan (cebren) arazi almasını tasvib etmediğim gibi, arazi dağıtmasını da tasvib etmiyorum. Vazgeçilmesi lazım, haksız fiiller. Cebren (veya tazyikle, tehdidle) "imza" attırdıysanız, veya verilen kamu arazisine (büyük masraflı) bina yaptıysanız, kopyayla (veya imtihan suallerini alıp ezberleyip) cafcaflı not veya diploma almış, hiç bir matah iş (proje, eser) yapması beklenmeyen eşhas gibi, gelecekte kofluğu ortaya çıkmaya (ve "eserleri" zarar vesilesi olmaya) mahkum.

Bazı "profesörlerin" neşrettikleri "doktora tezi" makalelerini (ve tez kitablarını) kıraat edip, şarlatanlıklarını ifşa etmek hobim var.[1, 2] Maamafih, hepsini illa "kopyacılıkla, yalakalıkla" itham (veya ima) etmişim gibi olmasın, burada -- ve o kısım çok derdim değil, zaten. (Mesela, büyücü olabilecekleri ihtimalini daha fazla dert ederim.)

Maamafih, vakıa şu ki, talim ve tedrisat sisteminin endikatörleri (not, diploma, ve sair "rütbeler"), o şahısların (güya) en iddialı olmaları icab eden projelerine (doktora tezlerine) bile fayda etmiyor. Doktorasına yazdığı şeylerin neredeyse (veya tamamen) hepsi intihal ve/veya hatalı olan şahıslar, nasıl mekteb tahsil etmişler ki? O üniversiteler şöylelerine iş veriyor.

(( Ve bazı tweet'lerim öyle "doktora"larla alakalı: 141, 139, 138, 137, 136, 133, 107, vb. ))

Madde 5: devletin istimlak ödemesi

Madem ki (tebligattaki "olay3") tapu idaresinin cevabı istimlak şerhini teyid ediyor, ve siz bu mahkeme kararlarını, istimlak bedel arttırımı mahkemesini, ve banka ödemelerinin kayıdlarını mahkemeye ibraz edebiliyorsunuz, o zaman nasıl ve neden bu dokümanları tapu idaresine ibraz ederek, kayıtları istediğiniz şekle dönüştüremiyorsunuz? Onlar bilirkişi (ve vazifeli) değil mi bu hususta? Davacı tarafın iddialarını niye kafi bulmamışlar? Attırtılmış "imza"larımızı nasıl (ne zannederek) kafi bulacaklarmış?

Mesele ödemeyi teyid ise: Ben herhangi bir şey ödediklerine şahsen şahid değilim ki. Meseleyi hiç takib etmiş değildim. Şunun bunun hafızasına binaen, başka şahidleri bulup laflarına inanıp "imza" atmak bana mı kalmış?

Madde 6: zorla "muvafakatname" ?!?

Devletin kendi iradesiyle yaptığı istimlak gibi bir şey için benim imzama ihtiyacı yoktur. "Muvafakatname" kanunda mı yazıyor? (Şimdiki kanunda görünmüyor. Acaba 1975'teki nasıldı tam olarak, ve hasım avukatlar o kanunu mu tatbik ediyor acaba?)

25 Haziran 2011 itibariyle mezkur kanun ( http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/655.html ), "ferağ mecburiyeti" vazetmiyor. Kanunun 8. maddesinin son paragrafı şöyle: "Anlaşma olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10 uncu maddesine göre işlem yapılır." ve bununla alakalı olarak, 29. madde şöyle: "10 uncu madde uyarınca mahkeme heyetinin harcırahları, 15 inci madde uyarınca mahkemece oluşturulan bilirkişilerin ve keşifte dinlenilen muhtarın mahkemece takdir edilecek ücretleri ile, tapu harçları ve bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler kamulaştırmayı yapan idarece ödenir." Yani, hiç ferağ mecburiyeti yok, ve öyle böyle mahkeme masraflarını, idarenin (T.C. hazinesinin) ödeyeceğini yazmıyor mu bu?

Bu arada, 8. maddenin şu son paragraftan iki paragraf evvelinin son cümlesi ise şöyle: "Malik veya yetkili temsilcisi tarafından idare adına tapuda ferağ verilmesi halinde, kamulaştırma bedeli kendilerine ödenir." ve 10. maddeyle şöyle "İdarece, kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına yatırıldığına veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair makbuzun ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verilir ve bu karar, tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır." O zaman bizim mesele ne burada? Farklı tatbikat mı? Şimdiki usul gibi olmayıp, evvela parayı verip sonra ferağ imzası mı istiyorlarmış evvelki usulle? (Yoksa, babam parayı almamış mı? Bunu biliyorlardır, zira banka zaten devletin (Ziraat) bankası, ve bunu tapuya veya mahkemeye ibraz etmeleri, bizden zorla "imza" istemelerinden çok daha makul.) Ki zaten 10. maddeden farkı ne ki? Bankaya yatırıp makbuz alıp, mahkeme vasıtasıyla tescil ettirmeleri lazım -- ve o şekille, 10. maddenin aynısı olmuş olmuyor mu vaziyet? (Yani, en kötüsü, biz parayı almadığımızı iddia etsek (veya ben hiç vaziyete şahid olmadığım için merak etsem), o zaman o bankanın hesablarına bakılabilirdi, yoksa zaten, bankaya yatırmış olmalarının makbuzu, kafiymiş tapu tescili için. Biz parayı o banka hesabından alsak da, almasak da.)

Belki mahkemenin yargıcı o "mahkeme masrafları" talebini kanunsuz bulup otomatik itiraz edecekti, maamafih bize tebligatın yapılmış olması, mahkeme masraflarının tehdid oluşturması için kafidir (zira halk nezdinde malumdur ki, mahkemeye gitmek mecburiyeti ve mahkeme masrafları, mağduriyet kalemlerindendir, ve binaenaleyh bu, "mahkemede süründürmek" tehdidiyle "imza" atmak tazyikidir). Yani, avukatlar bunu cahillikle mi, yoksa bizi dolandırmak için mi, yoksa zaten tatbikatta acaiblik olageldiği için mi, yani kanunu benim tefehhüm ettiğim gibi değil, bambaşka tatbik ettikleri için mi, mahkeme masraflarını biz ödeyecekmişiz gibi talebi mahkeme tebligatına yazabilmişler? Zaten, zorla "imza" istemek ("kanuni?") dolandırıcılık gibi bir şey, ve mahkemeyle bizi meşgul etmeleri vakit kaybı. Extra olarak, masrafları (kanunun hilafına) bize yazacaklarını iddia etmeleri (bunu tebligata yazdırabilmeleri), bugüne kadar aldıkları her türlü "ferağ" belgesini benim nezdimde otomatik olarak şaibeli kategoriye kayıt (veya hepten iptal) ettiriyor. Ve zaten, tebligatı kıraat ettiğim zaman, ben hukuki olarak böyle hükmetmiştim (aklımla), ve kanunun tashihinin icab ettiğini tefekkür etmiştim, ve sonra mezkur kanunu kıraat edip, 8., 10., ve 29. maddeleri zaten yazılmış buldum. Bu acaib tatbikat nedir, o zaman? Nasıl mağduriyete (istimlakle gitmiş araziye), mağduriyet ilave etmek için, vatandaşı mahkemeye verip, mahkeme eziyetiyle ve masrafla tehdid ediyorlar? Öyle mahkeme tebligatı kanunu ihlal etmiş olmuyor mu?

Bu tür "imza" mecburiyetleri, şahsen mütehassıs olmayıp imza atması istenen şahısların haklarını ve (mal ve şahsiyet) emniyetini tehdit etmekte, binaenaleyh, hem mahkeme masrafları, hem (imza atmak veya atmamak neye sebeb olur bilmek için, haksızlığa uğramamak için) hukuk-müşaviri tutmak ihtiyacının sebeb olacağı ücretler gibi külfetleri otomatik ima etmektedir. Binaenaleyh, bütün feragat-ettirilmelerin otomatik olarak iptaline ilave olarak, imzası istenmiş kimseye tazminat ödenmesi de lazımdır (imzalamış olsun veya olmasın farketmez, imza istenmiş olması, hukuki müşavirlik ve mahkeme masraflarına sebeb olabildiği için). Ve tabii ki, (stres hissetmek, tahkir farketmek/hissetmek, ve sair sebeblerden) manevi tazminat hakları, ve (hukuki-proses masraflarının ötesindeki) maddi tazminat hakları (işgücü kaybı, ve saire) buna ilave tazminat sebebleri olarak düşünülebilir.

Madde 7: zorla "muvafakatname" (2) -- ve kayıp tebligatlar

Babam vefat ettiği için, iş daha da acaibleşmiş. Meselenin bir şeye şahidlik olmadığı, göstermelik imzayı zorla attırmak niyeti olduğu belli oluyor. Zira, ben şahsen bankadan paranın çekilip çekilmediğine şahid değilim. Onu bankaya sual etsinler, eğer lazımsa o bilgi. Benim imzamla neyi kime "ispatlayacaklarmış," hele bu imzayı böyle zorla attırdıkları malumken?

"mirasçılar" meselesi

Ve vaziyetin teferruatı olarak, şunu da hatırlatmak lazımdır ki, henüz miras taksimi yapılmış değil. Maliye bunu bilmiyor mu?

Babamın avukatı (ki şu teferruat "imza" meselesini bile, babamın vekaletiyle muhtemelen imza atabilecekken hiç bir şey yapmamış aynı avukat, ve babamın kardeşi, aynı zamanda), mirasta neler var, kimler ne kadarına varis, gibi sualleri cevablayınca, miraslık bir şey olacaksa, ben belki hiç arazi almayıp sadece nakit alacağım, veya Türkiye dahili arazi almayabilirim, veya belki sadece kardeşlerim değil, başka akrabalar da mirasçı olabilirler. Yani, şu "mirasçılar" listesini hangi akla hizmetle hazırlamış (hasmımız, "davacı") T.C. maliyesinin avukatları?

Binaenaleyh, imzalayacağım dokümanın kelimeleri bunu aksettirmeli. "Mirastan bana gelebilecek, bu araziye dair muhtemel haklardan" feragat etmekten fazlasını, sanki imza salahiyetim şimdiden varmış gibi yazıp imzalamak, imzayı (zorlamasız bile) otomatik geçersiz yapabilir (veya başka imzalara da ihtiyaç hasıl olabilir).

nasıl "tebliğ" o öyle?

Gazetelere verilen mahkeme ilanlarını acaba kaç normal vatandaş, hayatlarında kaç sefer kıraat etmiştir? O ilanları vermenin (normal vatandaşa ihbar niyetiyse) havayı ütülemekten farkı yok gibi, faydasızlık itibariyle. Devlette o kadar kaydettikleri (askerlik yoklaması için askerlik şubesi, ehliyet için trafik şube, ve tabii muhtarlık ikametgah) beni bile bulmak "tebligat yapılamadı" olarak özetlenip, işin içinden çıkılabiliyorsa, tebliğ sisteminin ciddiyetini sorgulamak lazımdır. İnsanların mal ve şahsi haklarını bu kifayetsiz "tebliğ" sistemine emanet edemezsiniz. Postacı bir gün beni bulamazsa, "giden gitti" mi oluyor yani?

Ve öyle olması normalleşmişse, bazı (rüşvetçi ve) üçkağıtçılar belki tebligatı hiç göndermeyip, neticeyi otomatik hasıl etmenin yollarını icad etmişlerdir tahminen, zira "tebligat yapılamadı" o kadar kolaylıkla olabiliyor ki.

Madde 8: hatalı hedef, haksız dava

Buraya kadar izah etiğim gibi, dava açılacaktıysa bunun hedefi babam ve varisleri değil, hatalı kamu mensubları olabilir. Devlet idaresi hatalı kayıt tutmuşsa, kendisi tashih etsin. Ve mesela, istimlak kararı (ve banka makbuzu) kendi malumatları. "Husumetin sebebi" olarak aleyhimize yazılmış dava dilekçesine yazdıkları her şey idarenin kendi [sistematik] hataları ve haksızlıkları.

İşin komiği, meseleyi mahkeme vasıtasıyla "çözmek" lazımmışsa, devlet mahsusçuktan, tapu memurlarını mahkemeye verebilir, zira kayıdları onlar yazmıyorlarmış ve onların yazması talebtir. İşin ciddisi şu ki, istimlak kararına zaten itiraz edilemiyorken (bakanlık istimlak yapmış), yeni mahkeme kararına ihtiyaç yok. Tapuya otomatik kaydetmek niye o kadar zor oluyor?

Bedel-arttırım mahkemesinin kararı esas teşkil ediyor, tefehhüm edebildiğim kadarıyla. Temyizi falan yok, galiba. Halbuki, şu tebliğ ettikleri mahkemenin kararı, herhalde temyize, yargıtaya gidebilir (tahminen). Öbür mahkemenin kararıyla mutmain olmayıp, tapu yeni kararla mı mutmain olacak? (Temyiz süresini bekleyip?)

mahkeme hangi derdin şifası olacak?

Mahkemeyi kazanmak, hiç matah görünmüyor bana. İstimlak kararı zaten mahkemeden muaf (zira bakanlık yapmış), ve zaten öbür kategori bile olsa, bürokratlar (veya politikacılar) tekrar "istimlak" numarası yapabilir -- sicillerine zararı yoksa.

Şu "28 Şubat (1997 "darbe" prosesi)" generallerinden Çevik Bir'in, 1996'daki "marifetleri" gibi. Gazeteden kıraat ettiğim kadarıyla, 12 Kasım 1996'da (baskıdan rahatsız olup) emekli olmuş, GATA Haydarpaşa psikiyatri bölüm şefi. Emeklilikten evvel, iki kere ("bir" değil, iki kere) danıştay tarafından vazifesine iade edilmiş. İlk seferinde, hatalı tayin yapılınca, kimsenin sicili zarar görmemiş olacak ki, tekrar olmuş, ve tahmin ediyorum, yine kimsenin sicili zarar görmemiştir. Hiç kimse "bunu niye veteriner hastanesine (mutfakları teftişe) gönderiyorsunuz?" şeklinde tedib etmek, sicile işlemek ihtiyacı hissetmemiş gibi. Neticede, emeklilikten sonra, yine mahkemeye gitmiş, ve mahkeme vasıtasıyla Çevik Bir'den tazminat almış (son rastladığım o haberdi, temyize gidildi mi, sonunda ne olmuştur bilmiyorum, belki netice olarak, tazminat dahi almamıştır).

Dediğim gibi, (şimdilik) motivasyon sebebi yok. Herkes şu arzıhali ("dilekçeyi") imzalayacak herhalde. Fark etmiyor, zaten.

Forum: . . (Fuar Menüsü . . . . . Hata Raporu? . . . . . Meselenize şifa . . . . . İntihal Tesbitiniz?)

Riförring#: 0
Revizyon tarihi (muhteva) 29 Haziran 2011 (27 Receb 1432)
Müellif: Ahmed Ferzan/Ferzen R Midyat-Zila (nam-ı diğer, ARZ)
Telif haqqı (c) 2011 Ferzan Midyat. Her haqqı mahfuzdur.
mirror